|
Hayal Gücünün Geleceği
Güzel bir roman, sadece bizim seyretmemiz için çekilmiş bir filmdir.
Tolstoy'un Anna Karenina 'sını yüz kişiye okutsak, o insanların hayalinde yüz kez filme çekilir. Üstelik bu filmlerin hiçbiri birbirine benzemez. Hayal gücü biriciktir çünkü. Romanı okurken kendi kamera açılarımızı, aydınlatma düzenimizi ve oyuncularımızı seçer, algılama tarzımıza göre kendi kurgumuzu yaparız. Talihsiz Anna'ya âşık olmak yine gelir içimizden ama aşkımızın nesnesini kendi yaşadıklarımızdan derlediğimiz ifadelerin bir alaşımı olarak yaratırız.
Sinema, sanatların bu anlamda en totaliteridir. Sözgelimi günün birinde büyük bir yapım gerçekleştirilir, başrol Isabelle Huppert'e verilir. Filmi seyreden okurların hayalindeki milyonlarca Anna silinip yerini İsabelle'in hüzünlü yüzüne bırakır. Dahası, Kont Vronski'nin üniformasını, tren istasyonunun ayrıntılarını ya da Levin'in çiftliğini nasıl hayal etmemiz gerektiğini de gösterir bize sinema. Göstermekle de kalmaz, onu yeniden üretilmesi olanaksız hâle gelene kadar tekilleştirir; hayal gücümüzü iğdiş etmek pahasına. Ama başka bir açıdan yaklaşacak olursak, yazarlar adına iyiye işarettir bu. Görselliğin edebiyatın elinden alamayacağı şeyin ne olduğunu gösterir.
Her yaştan insanı hâlâ kitaplara yönelten şey, hayal gücüne ve düşlemeye duyduğumuz o bitmez tükenmez ihtiyaçtır; aynı zamanda şu evrende tek ve biricik olduğumuzu hissetme konusundaki arzumuz. Bu arzu, örneğin müzikte de kendisini gösterir. Seksenli yılların önemli topluluklarından Dire Straits'in lideri Mark Knopfler, bir söyleşisinde “videokliplerden nefret ediyorum, hayal gücünü tamamen öldürüyorlar” derken buna işaret etmektedir. Tıpkı sinemadaki edebiyat uyarlamaları gibi, videoklipler de dinleyiciye “şarkıyı dinlerken ne hayal etmeleri gerektiğini” öğretmektedir çünkü; hem de aynı totaliter yöntemle.
Nitekim ağır çekimde yürüyen genç adamlar, arabanın üstünde dans eden genç kızlar ve benzeri şeylerin oluşturduğu kitsch estetiği, bir dönemin popüler müziğinin görsel arka planını oluşturur. Hayal güçleri, bu imgelerle biçimlenen bir sonraki kuşaksa, öncekilere rahmet okutacak kadar sıradan şarkılara imza atacaklardır.
Resim sanatına geldiğimizde ise farklı bir etkileşim görüyoruz. Yüzyıllar boyunca evrelerden geçmiş, köklü ve karmaşık bir gelenek oluşturmuş, bu arada sayısız görme biçimini kültürel yapılara armağan etmiş resim sanatı, hayal gücümüze saygıda kusur etmeden, hatta her defasında onu besleyerek yeni açılımlar getirmiştir. Bir Caravaggio tablosuna bakarken fark ettiğimiz, hatta Andy Warhol'da bile bize kendisini hissettiren o özgürlük duygusu, hayal gücümüzün bu kez aceleci bir iktidar tarafından itilip kakılmadığını, hatta kendi dünyamızı kurmak yolunda kışkırtıldığımızı anlatmaktadır. Belki de işte bu yüzden, günümüzün en sıra dışı yönetmenlerinden, aynı zamanda önemli bir ressam olan Peter Greenaway, “sinema icat edileli yüz yıldan fazla oldu ama biz henüz gerçek sinemayla tanışmadık” diyebilmektedir: “Bugüne kadar sinema adına seyrettiklerimiz hep tiyatro, resim, edebiyat ve kısmen de fotoğrafın bileşimleri olmakla yetindiler. Gerçek sinema belki de şimdi başlıyor ve şurası bir gerçek ki gelecek, hayal gücüne inananların olacak”.
Gerçek şu ki, bugün hâlâ bir senaryoyla başlıyoruz film çekmeye. Yani edebiyatın bir uzantısıyla… Kendi rönesansını, izlenimci, dışavurumcu, kübik ya da soyut yönelimlerini henüz yaratmamış olan sinema sanatı, bu açıdan baktığımızda ve özellikle resmin yanında emeklemekte olan bir bebeği hatırlatmıyor mu?
Akademist; Ağustos 2007; “Sanat Eğitimi Özel Sayısı”
|