"Neşeyi yaşamayı iyi bilemem..."
Aslı Tohumcu; Radikal Kitap; 6 Şubat 2009

Küçüğe Bir Dondurma’da bir baba-oğulun tatsız geçmişine giden Tuna Kiremitçi, ‘Neşeyi yaşamayı çok bilemem, ama kahkaha ve ironi çok değerli şeyler, özellikle bu kadar trajik bir dünyada yaşarken. Delirmemek için başvurduğumuz başlıca şeylerden biri’ diyor
Küçüğe Bir Dondurma, Tuna Kiremitçi’nin yeni romanı. Bir adamın, yıllar önce terk ettiği ve bugün, hayatını ancak magazin haberlerinden takip edebildiği oğluna seslenmek için tuttuğu yeşil kaplı bir günlük. Tatsız ve sevgisiz bir geçmişe yapılan serinkanlı bir yolculuğun haritası... Kiremitçi’nin bütün romanları gibi hüzünlü, ama tokat gibi bir şeyler de var Küçüğe Bir Dondurma’da. Unutmanın bazen arzu edilir, hatta öğrenilebilir olmasını mantıklı kılan bir şeyler. İnsanın anne babasına bakışını, onlardan beklentilerini sorgulatan bir şeyler. 

Bir yazar, hele de erkekse, babalık kurumu hakkında oynatıyorsa kalemini, hayatında bir dönüm noktası yaşamıştır diye düşünürüm. Bu düşüncemin bu romanın için de geçerli olduğunu söyleyebilir miyiz? Üstelik bilirsin, okuyucu hep yazarı eserin başkahramanı ile karıştırma eğilimindedir.
Tam otobiyografik bir roman sayılmaz. Babamla ilişkim hüzünlüydü ama bire bir kitaptaki gibi değildi. Umarım kendi çocuğumla da öyle bir şey yaşamam. Tabii çocuğumun doğmasıyla babamın ölmesi arasında kısa bir süre var; bu yüzden baba-oğul ilişkisine karşı hassaslaştım bir dönem. Kendi çocuğumun büyüdüğünü gördükçe, böyle şeylere farklı bir gözle bakmaya başladım. Çocukların dünyasına karşı bir merak uyandı. Ama sadece gül bahçesi anlamında değil, o yarı karanlık çocukluk dünyasına da daha dikkatli bakmaya başladım. Bunların sonunda ortaya çıkmış bir kitap. Aslında başka bir kitap vardı yazmakta olduğum; o romanda kitabın kahramanına babasının bıraktığı yeşil bir defter vardı. Bir sabah kendimi, o defterin tamamını yazmak nasıl olurdu diye düşünürken buldum. Sonra da ilk romanı bir kenara bırakıp defteri, yani bu romanı yazmaya başladım. 

Hüzün romanlarında ortak bir izlek oldu hep. Ama bu kitapta acımtırak ve sert bir şey de var. Özellikle anlatıcı adamın anne babasıyla ilişkisine dair söylüyorum bunu. Anne babasının varoluş biçimleri bile epey acı verici. Bütün bunları bu derece sakin anlatmak nasıl mümkün?
Anlatıcı konumundaki yaşlı adam, çok trajik olayları normal şeylermiş gibi anlatıyor; öyle bir mesafesi var hikâyesiyle arasında. Biraz yaşından kaynaklanan bir olgunluk. Yazarken kendimi yaşlı bir adam olarak tahayyül etmeye çalıştım. Yazmanın zorlayıcı yanı bu oldu bu kitapta. Yapıp yapamayacağımı merak ediyordum, çünkü her şey yaşlı bir adamın belleğinde geçiyor. Üstelik geçen yüzyıldaki gezgin Çingeneleri örnek alıp “unutma sanatı” adını verdiği bir şey geliştirmiş. Ama na yazık ki günün birinde her şeyi hatırlamak zorunda kalıyor. Bunu yapmakta geciktiği için suçlayamıyorum onu, çünkü bellekte yolculuğa çıkmak her zaman cesaret gerektiren bir şey. Oğlunun başına gelenler olmasa belki hiç yapmayacaktı. Ama geç de olsa başardığı için duyduğu bir memnuniyet var gibi geliyor bana.

Peki adam, insanın kendisini anlatmasının en iyi yolu olduğu için mi seçiyor geçmişe bakmayı, yoksa mazeret bulmasının en iyi yolu olduğu için mi? Sonuçta oğlunu bırakıp gitmiş ve ardından başka bir aile kurmuş...
İkisi birden bence, telafi etmeye çalışıyor bazı şeyleri. Yitik zamanın peşinde koşuyor. Bazı şeyleri restore etmeye, onarmaya, yerine koymaya çalışıyor. Bir yerde kişisel tarihini yazmaya soyunuyor. Zaten tarih yazmak, hep şimdiki zamanı onarmak için yaptığımız bir şey. 

Kurtarabilecek mi bilmiyoruz ama, onu muallak bırakmışsın.
Bir tarafta ölümün yaklaşması fikri var, yaşlılıktan kaynaklanan. Zaten bence kitabın dramatik durumu, adamın çabasının olanaksızlığı. Yaşanmış şeyleri yaşanmamış kılamayız. Sadece geçmişe bakışımızı, yaşadığımız şeylerden çıkardığımız sonuçları değiştirebiliriz. Onun da amacı bu. Bunu yaparak şimdiki zamanını daha tahammül edilir bir hale getirmeye çalışıyor.

Peki adamın bu mektup-günlüğü yeşil kaplı bir deftere yazması tesadüf mü?
Yeşil bir defterim vardı gerçekten... Floransa’dan almıştım ve o kadar güzel bir defterdi ki, uzun zaman içine ne yazacağımı bilemedim. Sonra Erzurum’a, askere geldi benimle, orada askerlik günlüğüm oldu. Sonra da kayboldu gitti bir yerlerde... Yaşlı adamın defteri bana onu hatırlatıyor.

Ben kuvvetli bir acıma duygusu hissettim anlatıcıya karşı. Özellikle de huzur ve mutluluk gibi duygularla yapamaması, bu duyguların içinde ya da yanında yöresinde olamaması yüzünden. Sen neler hissediyorsun ona karşı?
Çocukluğuna dair büyük bir talihsizliği var; annesiyle babası birbirine âşık. Bu önemli bir dert çocuk için. Anne-babası o kadar âşık olmasa, yani tutku, öfke, arzu gibi güçlü duygularla birbirlerine odaklanmış yaşamasa belki onunla daha çok ilgileneceklerdi. Daha mutlu, daha sakin bir çocukluk yaşayacaktı. Aşkın biraz karanlık, tekinsiz tarafıyla karşılaşmış yani. Bu da sonraki hayatını belirlemiş. Aşkın bazen meydan muharebesi haline geldiğini görmüş mesela, evde o muharebeye tanıklık etmek zorunda kalmış. 

Bir roman gibi de kurguluyor yaşamını...
Herhalde içinde ukde kalmış bu. Çok istemesine rağmen romancı olmaya korkmuş, yazarken hatırlamak zorunda kalacağını bildiği için. Bu yüzden defterini bir çeşit anlatıya çevirmeye çalışıyor. Bunu da edebi bir düzlemde yapmaya çalışıyor. Sonuçta edebiyat eserlerinde gördüğümüz, anlatıcıyla konu arasındaki o mesafe ortaya çıkıyor. Başka türlü yazamazdı belki de. 

Bu yüzden mi geriye hüzün kalıyor sadece?
Evet, neşeye karşı korkak. Neşelendiği zaman huzursuz oluyor. İtiraf edeyim, ben de biraz öyleyimdir. Neşeyi yaşamayı çok iyi bilemem. Ama kahkaha ve ironi çok değerli şeyler, özellikle bu kadar trajik bir dünyada yaşarken. Delirmemek için başvurduğumuz başlıca şeylerden biri. Günümüzde çocuk sahibi olmak da başlı başına korku verici zaten. Dolayısıyla, neşeye çok ihtiyacımız var.

Yazarlığa gözle görülür bir etkisi var mı baba olmanın?
Onu henüz tam analiz edebilmiş değilim. Tabii insanı kibirden kurtardığı, bakış açınızı yenilediği bir gerçek ama. Baba olunca önünüzde yeni bir gelecek perspektifi açılıyor. Yeni umutlar, bekleniler ve endişeler... 

Küçüğe Bir Dondurma da bir Tuna Kiremitçi romanı!
Diğer romanlara benziyor da, benzemiyor da... Ama yazılış süreci diğerlerinden farklı oldu. 

Anlatıcının kitapta birkaç kez telaffuz ettiği, senin de eski söyleşilerinden birinde kurduğun bir cümle var: “Yazarak içimdeki canavarı yemliyorum, bana ve çevremdekilere zarar vermesin ortalığı birbirine katmasın diye engelliyorum onu.” Bu kitap içindeki canavarı neye karşı yemledi, yemleyebildi mi?
Kitaplar belki de aynı amaca hizmet ediyor. Bizi yazar olmaya iten o huzursuzluk duygusunu olumlu bir şeye dönüştürmek ve ölümle uzlaşıp hayatta kalabilmek için yazıyoruz sanki. Kitabın kahramanı benim kadar şanslı değilmiş, yazamamış. Hayatını yazı üzerine kuramamış. Başarabilse o canavarı yemleyip sakinleştirebilecekti. Yapamadığı için canavar onu yenmiş. O da edebiyat yerine unutma sanatını geliştirmiş. Yazsaydı da pek çok şeyi hatırlamak zorunda kalacaktı. Bundan da kaçmış olduğu için kendini suçluyor.

Bu romanla birlikte yazarlığının birinci devresi bitti mi gerçekten?
Onu bilemiyorum ama genellikle daha önceki kitaplarımı yazarken iyi vakit geçirirdim. Bunu yazarken hiç eğlenmedim, daha çok acı verdi. Yazması en zor kitap bu oldu benim için. 

Okuyucularını nasıl bir yeni devre bekliyor?
Mizahi bir şeyler yazmak istiyorum ama her zaman erteleniyor. Bir de karanlık bir aşk romanı var aklımda. Farklı konulara el atmak konusunda eskisinden daha cesaretli hissediyorum kendimi. Biraz yaşlanıyor olmakla da ilgili herhalde. Bir yandan da öyküler yazmayı düşünüyorum. Şimdiye kadar pek öykü yazmadım, yapıp yapamayacağımı merak ediyorum.

Pencereyi Kapat